NEW --- WASETMANIA : WHO IS FAKE Dr/PhD CEMAL ARDIL EBRU ARDIL BORA ARDIL : HOW THEY RUN WASET FRAUD

Ultimate Source : WASET = TURKISH FRAUDSTERS CEMAL ARDIL EBRU ARDIL BORA ARDIL Fake Conferences, Fake Journals, Fake Organization WASET World Academy of Science Engineering and Technology, Cemal Ardil, Ebru Ardil, Bora Ardil ----- WASETMANIA : SAHTE Dr/PhD CEMAL ARDIL EBRU ARDIL BORA ARDIL KİMDİR : WASET ile NASIL DOLANDIRICILIK YAPARLAR -- WASET DOLANDIRICILIĞI Hakkında Herşey : WASET = TÜRK DOLANDIRICILAR CEMAL ARDIL EBRU ARDIL BORA ARDIL Sahte Konferanslar, Sahte Dergiler, Sahte Organizasyon WASET World Academy of Science Engineering and Technology, Cemal Ardıl, Ebru Ardıl, Bora Ardıl

There is NO ILLEGAL CONTENT (text , image, etc) in this blog

There is NO ILLEGAL CONTENT (text , image, etc) in this blog

IMPORTANT : Write your OBJECTIONS, ANSWERS, COMMENTS to " tansu dot kucukoncu at gmail dot com "

IMPORTANT

Write your OBJECTIONS, ANSWERS, COMMENTS
to Dr. Tansu KUCUKONCU -
" tansu dot kucukoncu at gmail dot com (use small letters) " ;
if you want
what you write
will be added to this blog
as they are.

Dr. TANSU KUCUKONCU is a VICTIM of MASSIVE HUMAN RIGHTS VIOLATIONS in UNIVERSITY SYSTEM of TURKEY

Dr. TANSU KUCUKONCU
is a VICTIM (since 2001) of
MASSIVE HUMAN RIGHTS VIOLATIONS
in PLAGIARISM PARADISE UNIVERSITY SYSTEM of TURKEY

Search This Blog

Loading...

ACADEMIC ETIQUETTES WHICH MUST BE STRIPPED OF - DIPLOMAS WHICH MUST BE CANCELLED - DUE TO PLAGIARISM

Plagiarized Thesis :: IZZET OZGENC PLAGIARIZED THESIS ( for Assoc. Prof. ) :: IZZET OZGENC - VICE HEAD - HIGHER EDUCATION COUNCIL OF TURKEY - PROFESSOR - LAW ; RECTOR , TURKISH - GERMAN UNIVERSITY Plagiarized PhD Th. :: SERDAR OZGULDUR PLAGIARIZED PhD THESIS :: SERDAR OZGULDUR - COLONEL - MEMBER of the SUPREME COURT of TURKEY Plagiarized MSc Th. :: Bahadir Aydin (COMU) PLAGIARIZED MSc THESIS :: BAHADIR AYDIN ( academic personnel , Computer Engineering Dept. , Canakkale Onsekiz Mart University ( COMU ) ) . COMU TYPE MSc THESIS. --- Advisor : Memmedaga Mammadov - Mehmedaga Mehmedli - M. B. Mamedov ( he uses 3 different names ) , citizen of Azerbaijan , assoc. prof. - now : prof. , Statistics , Anadolu University --- other 2 members of Msc thesis jury : 1. SERVET SENYUCEL ( chair , jury - chair , dept. - FIRED from COMU !! ) , 2. Mehmet Ali Salahli , citizen of Azerbaijan , assoc. prof. Intihal Doc. Tezi :: IZZET OZGENC INTIHAL DOCENTLIK TEZI :: IZZET OZGENC ( PROFESOR - HUKUK ) - BASKAN YARDIMCISI - YUKSEK OGRETIM KURULU ( YOK ) ; REKTOR , TURK - ALMAN UNIVERSITESI Intihal Dr Tezi :: SERDAR OZGULDUR INTIHAL Dr TEZI :: SERDAR OZGULDUR - ALBAY - UYE , ANAYASA MAHKEMESI Intihal YL Tezi :: Bahadir Aydin (COMU) INTIHAL YL TEZI :: BAHADIR AYDIN ( akademik personel , Bilgisayar Muhendisligi Bolumu , Canakkale Onsekiz Mart Universitesi ( COMU ) . COMU TIPI YL TEZI. --- Danisman : Memmedaga Mammadov - Mehmedaga Mehmedli - M. B. Mamedov ( ismini 3 degisik sekilde yazmaktadir ) , Azerbaycan vatandasi , docent - simdi : prof. , Istatistik , Anadolu Universitesi --- YL tezi jurisinin diger 2 uyesi : 1. SERVET SENYUCEL ( baskan , jury - baskan , bolum - COMU 'den ATILDI !! ) , 2. Mehmet Ali Salahli , Azerbaycan vatandasi , docent

STOP FAKE DIPLOMA and FAKE THESIS - DISSERTION TRADITION in UNIVERSITIES of TURKEY

FAKE DIPLOMA :: CANAN ATALAY AKTUG FAKE DIPLOMA :: CANAN ATALAY AKTUG GAVE A FAKE PhD DIPLOMA to CANAKKALE ONSEKIZ MART UNIVERSITY ( COMU ). COMU ( RAMAZAN AYDIN - rector , OSMAN DEMIRCAN - vice rector ) PROMOTED HER. FAKE PhD THESIS :: MUSTAFA HELVACI FAKE PhD THESIS - DISSERTION :: MUSTAFA HELVACI GAVE A FAKE PhD THESIS to the PRECIDENCY of RELIGIOUS AFFAIRS. HE WAS PROMOTED. HE ALSO MADE A FAKE DECLARATION to AKDENIZ UNIVERSITY that HE WAS A PhD GRADUATE of UNIVERSITY of KENTUCKY ( USA ) WHICH HE HAS NEVER BEEN A STUDENT OF. AKDENIZ UNIVERSITY ( ISRAFIL KURTCEPHE - rector ) PROMOTED HIM. The Scientific and Technological Research Council of Turkey ( TUBITAK ) ALSO PROMOTED HIM. SAHTE DIPLOMA :: CANAN ATALAY AKTUG SAHTE DIPLOMA :: CANAN ATALAY AKTUG CANAKKALE ONSEKIZ MART UNIVERSITESIne ( COMU ) SAHTE DOKTOREA DIPLOMASI VERDI. COMU ( RAMAZAN AYDIN - rektor , OSMAN DEMIRCAN - rektor yrd.) ONU ODULLENDIRDI. SAHTE DOKTORA TEZI :: MUSTAFA HELVACI SAHTE DOKTORA TEZI :: MUSTAFA HELVACI DIYANET ISLERI BASKANLIGIna SAHTE DOKTORA TEZI VERDI , ODULLENDIRILDI. AKDENIZ UNIVERSITESIne de YALAN BEYANDA BULUNDU , DOKTORA DIPLOMASINI UNIVERSITY of KENTUCKY 'den ( USA ) ALDIGINI , SOYLEDI , OYSA HICBIR ZAMAN UNIVERSITY of KENTUCKY 'nin OGRENCISI BILE OLMADI. AKDENIZ UNIVERSITESI ( ISRAFIL KURTCEPHE - rektor ) ONNU ODULLENDIRDI. TUBITAK DA ONU ODULLENDIRDI.

STOP PLAGIARISM and OTHER FORMS of CHEATING , FAKES and SCIENTIFIC MISCONDUCTS in UNIVERSITIES of TR

STOP PLAGIARISM and OTHER FORMS of CHEATING , FAKES and SCIENTIFIC MISCONDUCTS in UNIVERSITIES of TURKEY !! STOP to DELIVER DIPLOMAS , ACADEMIC DEGREES WITHOUT EDUCATION in UNIVERSITIES of TURKEY !! STOP to DELIVER ACADEMIC DEGREES ( PhD , Professor , etc ) to PLAGIARISTS in UNIVERSITIES of TURKEY !! STOP to PROMOTE PLAGIARISTS in UNIVERSITIES of TURKEY !! STOP to FLOW MONEY of CITIZENS of TURKEY to PLAGIARISTS in UNIVERSITIES of TURKEY !! STOP CULTURE of PLAGIARISM in UNIVERSITIES of TURKEY !! STOP CULTURE of SCIENTIFIC MISCONDUCT in UNIVERSITIES of TURKEY !! STOP CULTURE of HORROR in UNIVERSITIES of TURKEY !! STOP to APPLY ACADEMIC MOBBING to FAIR ACADEMICIANS in UNIVERSITIES of TURKEY !! STOP ILLEGAL RECORD KEEPING ABOUT FAIR ACADEMICIANS in UNIVERSITIES of TURKEY !! STOP to VIOLATE HUMAN RIGHTS of FAIR ACADEMICIANS in UNIVERSITIES of TURKEY !!

Monday, September 7, 2009

B-1-01) Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) başkanları ve üyeleri hakkında --- B-1-1-1) İhsan Doğramacı

---------------------------------------------------

1.1. Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) başkanları ve üyeleri hakkında

---------------------------------------------------







1.1.1. İhsan Doğramacı

(profesör, tıp (çocuk hastalıkları); eski (ilk) başkan (1981-1992), Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), eski rektör (Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi), mütevelli heyeti eski başkanı (Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)), özel üniversite sahibi (Bilkent Üniversitesi)) :

Kerkük (Irak) ve Bağdat'ta (Irak) yöneticilik yapmış, Musul-Kerkük petrollerinde hisse sahibi, varlıklı bir aileden gelen, Türkiye'deki en zengin kişilerden birisidir.

“Annenin kitabı : gebelik ve doğumdan onbeş yaşına kadar çocuk bakımı” (1952; 1999'a dek “Annenin kitabı” adıyla 24 kez tekrar basıldı) isimli kitabının tamamen Benjamin Spock'un (1903-1998, profesör, psikiyatri, çocuklar üzerinde psikanaliz çalışan ilk pediatrist) “The Common Sense Book of Baby and Child Care” (1946, ilk baskı ; 1998'e dek 50 milyondan fazla sattı, 39 dile çevrildi) isimli tüm zamanların “en çok satan”larından (bestseller) biri olan kitabından çalıntı (aşırma; intihal) olduğu
iddia edildi (örnek : Mumcu, U., Cumhuriyet (gazete, Türkiye), 29.11.1981). İhsan Doğramacı'ya dokunulamadı, aksine ödüllendirildi, bu kitabı ile profesör yapıldı (1955; Ankara Üniversitesi). 1955'ten itibaren Türkiye üniversite sisteminde en etkili kişi oldu. 12.Eylül.1980 darbesi döneminde kurulan Yüksek Öğretim Kurulu'nun (YÖK) ilk başkanı yapıldı, 1981-1992). Yüksek öğretim kanununu hazırladı (1982); bu kanunda yaklaşık 100 kez değişiklik yapıldı, Türkiye'de en çok değişiklik yapılan kanun oldu, bugüne dek hiçbir seçilmiş iktidar YÖK'e dokunamadı, ve yeni özgürlükçü bir yüksek öğretim kanunu tasarısını kanunlaştıramadı, bu tür girişimler “kapalı toplum yanlıları”nca rejim krizi çıkacağı iddiasıyla engellendi.

Benjamin Spock'un eşi Mary Morgan'ın İhsan Doğramacı'ya yazdığı mektup (28.11.2001) Türkiye'de bazı gazetelerde yayınlandı (Aralık.2001). Mary Morgan,
“kitapları İngilizce ve Türkçe uzmanlarına incelettiğini, bol miktarda aşırma (çalıntı; intihal) yapıldığından şüphesi olmadığını, telif acentasını, yayınevini, ve avukatlarını bu intihal (çalıntı, aşırma) hakkında bilgilendirdiğini, intihalin (çalıntı, aşırma) düpedüz ahlaksızlık, birey haklarına saldırı ve çağdaş medeniyete aykırı olduğunu, gelecekte böyle ahlaksızlık yapacaklara örnek olmak için İhsan Doğramacı'nın Benjamin Spock'tan ve Türkiye halkından özür dilemesi gerektiğini”
yazdı.

Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Etik Kurulu, "İhsan Doğramacı intihal (çalıntı, aşırma) iddiası vakası" hakkında rapor hazırladı (Ocak.1998),
“kitapta büyük ölçüde aşırma (çalıntı; intihal) yapıldığını”
saptadı, İhsan Doğramacı'yı kınama kararı (oybirliğiyle) aldı. TÜBA Yönetim Kurulu, bu kararın TÜBA'yı yıpratacağı gerekçesiyle kararı askıya aldı. Erdoğan Şuhubi ve Hasan Yazıcı, TÜBA Etik Kurulundan istifa etti. Hasan Yazıcı (profesör, tıp, TÜBA üyesi), TÜBA Etik Kurulu raporuna dayanarak kitabı aşırma (çalıntı; intihal) olarak niteledi (11.11.2000, [1]). İhsan Doğramacı, Hasan Yazıcı'ya tazminat davası açtı (30.11.2000); İhsan Doğramacı'nın kurucu rektör olduğu Hacettepe Üniversitesi'nden öğrencileri (Ümit Saatçı (profesör, tıp) ve onun öğrencisi Tahsin Teziç (profesör, tıp)) bilirkişi yapıldı (bu 2 kişi dava açılması öncesinde Pediatri Derneği üyeleri olarak Hasan Yazıcı'yı kınadı; bu durum yargılamayı daha başlangıçta şaibeli hale getirdi), bilirkişi aşırmayı (çalıntı; intihal) inkar etmedi,
"birbirine çok benzer cümlelerin, üslubun, şeklin ve kelimelerin kullanılmasının, kaçınılmaz ve hatta halkın bilgilendirilmesi için gerekli"
olduğunu söyleyerek "aklın yolu birdir" anlamına gelen şaibeli bir yorumla “olağan” olduğunu iddia etti, dava (Yargıtay, dosyada eksiklikler olduğu gerekçesiyle kararı bozdu. Yerel mahkeme, 2. kez İhsan Doğramacı lehine karar aldı. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, bu kararı bozdu. Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi, 3. kez İhsan Doğramacı lehine kararında "ısrar etti), İhsan Doğramacı lehine kesinleşti, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun (YHGK) 10.05.2006 tarih ve E.2006-4230, K.2006-288 sayılı kararında (34 kabul, 10 red (şerh))
“İhson Doğramacı'nın ‘Annenin Kitabı’ adlı eserinin bilimsel olmadığı; bilimsel olmayan eserlerin anonim kavram ve fikirler içerdiği, böyle anonim kavram ve fikirlerin ancak benzer şekilde ifade edilebileceği ..... kaldı ki günümüzde de kaynak verilmeden alıntı yapılmaması kuralının daha çok bilimsel nitelikli kitaplar için geçerli olan bir zorunluluk olduğu"
iddia edildi. Bu şaibeli iddia, yargıya dair şaibelere örnek oluşturmasının yanısıra, benzer vakalar için de örnek olarak giderek büyüyen sorunlara yol açmaya gebedir. Hasan Yazıcı, yargıdan ve özellikle bilirkişilik kurumundan şikayetçi oldu, davayla ilgili bilirkişilerin gerek atanmaları gerekse de raporlarında bir çok özensizlik ve yanlışlık olduğunu belgeleriyle anlattı,
"davanın Doğramacı-Yazıcı'ya karşı davası olmaktan öte Türkiye'deki aşırmalar (çalıntı; intihal), fikir mülkiyeti, aydın ve aydın ahlakı sorunları hakkında da önemli ip uçları verdiğini"
belirtti,
"korkutucu olan, bu özensizlik ve yanlışlıkları belgeleriyle açıkladığım bir çok hukukçunun işaret ettiklerimi adeta kanıksamış bir tavırla, hemen olağan karşılamalarıydı. Bu durumda davam henüz sonlanmamasına rağmen, [dava sonuçlana kadar konuşmamak gerekir] geleneğine bağlı kalmak lüksüm olmadığını düşünüyorum. Tanım üzere en okumuşlarımız arasından seçilen bilirkişiler, başta yasalara uygun seçilmez, seçildikten sonra [doğru]yu dile getirmekte bu denli zorlanır ve hepsinden önemli bu olumsuzluklar hukuk çevrelerimiz tarafından olağan karşılanırsa, ülkemizin en yaşamsal sorunu olduğunu savunduğum güncel hukuk ve yargı düzenimiz daha uzun yıllar iyileşemez kanısındayım. Bu yaşamsal sorunun ivedi çözümünde siz değerli basın mensuplarına da büyük görev düştüğüne inanıyorum"
dedi (16.03.2004, İstanbul Tabip Odası). Hasan Yazıcı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvurdu. (örnek kaynaklar : [2], [3], [4], [5]).


---------------------------------------------------
---------------------------------------------------

+++

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/ihsan-dogramaci-24702



İhsan Doğramacı - Korkut Boratav

28.02.2010 - 07:51


İhsan Doğramacı 95 yaşında Ankara’da öldü
(* 25.Şubat.2010).
Çocuk doktoruydu. Üniversitelerde profesörlük, Rektörlük, Mütevelli Heyet Başkanlıkları yaptı. İki üniversite kurdu. YÖK’ün ilk başkanı oldu.

Doğramacı’yla doğrudan doğruya tanışmadım; ama, yollarımız birkaç kere kesişti. Ölümü sonrasında devlet erkânı, meslektaşları, medya tarafından övgüyle anılırken; ben de bu kesişmelerle ilgili anılarımı, bazı izlenimlerimi anlatmak istedim.

Doğramacı’yla ilk karşılaşmamız, Ankara, Hamamönü’ndeki küçük bir apartman dairesinde 1943 yılında gerçekleşti.
Sekiz yaşındaydım ve çok hastaydım. Kendi başıma yürüyemeyecek kadar zayıflamıştım. Yatmakta olduğum odaya üç doktorun girdiğini çok iyi hatırlıyorum. İkisi, Ankara Numune Hastanesi’nin çocuk doktorları,
Bahtiyar Demirağ ve
o tarihte yirmi sekiz yaşında olan İhsan Doğramacı idi.
Üçüncüsü ise, Ankara’nın ünlü çocuk doktoru Albert Eckstein idi. Nazi rejiminden kaçıp Türkiye’ye sığınan Almanlardan biri olan Eckstein, T.C vatandaşı olmadığı için doğrudan hasta kabul edemiyordu; ancak Türk doktorlarla birlikte konsültasyon yapabiliyordu. Annemden, babamdan sonraları öğrendiğime göre,
Demirağ ve Doğramacı önce benim için,
“çok zayıf düşmüş; güçlenmesi için iyi besleyin; et yedirin”
tavsiyesinde bulunmuşlar. İyileşmediğim için, bizimkiler Eckstein’i getirebilmişler. O paratifo teşhisini koymuş;
“yumuşak, sulu şeyler dışında bir şey yedirmeyin, aksi halde bağırsakları delinir ve kaybedersiniz”
tavsiyesiyle hayatımı kurtarmış.

***
Doğramacı’yla on yedi yıl sonra tekrar; ancak bu kez kendisiyle değil,
Annenin Kitabı’nın yazarı olarak karşılaştım.
Bir yıl önce Üniversiteyi bitirmiştim. Bir yandan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde iktisat doktora programını izliyor; bir yandan da avukatlık stajını sürdürüyordum. Oğlumuz Oluş, Ağustos 1960’ta dünyaya geldi. “Ne yapmalı? Nasıl bakmalı?” sorularının yanıtlarını
Doğramacı’nın kitabında aramaya başladık.
Karı-koca İngilizce bildiğimiz için, bir süre sonra
Benjamin Spock’un Baby and Child Care adlı kitabını
duyduk; elimize de geçirdik. “Hangisini uygulayalım?” diye yanyana koyunca, ikisinin de aynı yapıt olduğunu hayretle farkettik. Bu keşfimizi, o tarihlerde tanıdıklarımıza aktarmakla yetindik...

Yıllar sonra, 12 Eylül rejimi Doğramacı aracılığıyla üniversitelere el atmaya başladığında, ben bu eski keşfimizi sevgili dostum
Uğur Mumcu’ya anlattığımı hatırlıyorum.
Mumcu bu konuyu Cumhuriyet’teki köşesine, belki de benim katkımla taşıdı.
Yıllar sonra Prof. Dr. Hasan Yazıcı bu “intihal” olgusunu kamuoyuna yeniden intikal ettirdi.
Doğramacı, TÜBA tarafından kınandı;
ardından Yazıcı aleyhine dava açtı.
Altı yıl sonra Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Doğramacı’yı haklı buldu.
Türkiye hukuk tarihinin bir ayıbı olan bu karar,
Prof. Yazıcı’yı,
kırk yıl önce iki kitabı yanyana koyup okumuş olan Oluş’un annesini, babasını ve
Benjamin Spock’un dul karısı Mary Morgan’ı tatmin etmedi.
Türkçe kitabı çevirtip inceleyen Mary Morgan,
Doğramacı’dan özür talep eden bir mektubu kamuoyuna taşıdı.
Birkaç yıl sonra da TBMM’nin Onur ve Yüksek Hizmet Ödülü Prof. Doğramacı’ya verilecekti.

***
Kitabıyla tanışmamızdan üç yıl sonra, 1963’te, İhsan Doğramacı ile tekrar (bu kez yüzyüze) karşılaştık. Ankara Üniversitesi’ne rektör seçilmişti. Ben de, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin “çiçeği burnunda” asistanlarından biriydim. Şaşılacak bir davet mektubu aldım. Rektör Doğramacı, Ankara Üniversitesi’nin, asistan, doçent, profesör tüm akademik personelinin alfabetik sırayla yemekli bir davete çağırıyordu. Soyadları A ve B ile başlayanlarla birlikte ilk gidenler arasındaydım. Kapıda bizi karşıladı; el sıkıştık tanıştık; dört başı mamur, galiba içkili bir yemek ikram edildi.

Akademik ünvanlar arasında ayrım gözetmeyen bu “demokratik” üslup ve giderleri Rektör’ün cebinden karşılanan bu davet asistan arkadaşları elbette keyiflendirmişti. Çok varlıklı olduğu malûmdu. Yıllar sonra Cenevre’deydim. Doğramacı’nın (sanırım) Dünya Sağlık Örgütü’nün üst düzey yönetiminde bir adaylığı söz konusuydu. Leman Gölü’ndeki gemilerden birini tamamen kiralayıp, ilgililere çok zengin bir resepsiyon verdiğini öğrenmiştik.

Davetten kısa bir süre sonra, Ankara Üniversitesi yeni bir Tıp Fakültesi “yavruladı”. Doğramacı’nın daha önce Ankara Tıp Fakültesi’ne bağladığı Çocuk Hastanesi, birkaç bölüm eklenerek bu yeni (Hacettepe) Tıp Fakültesi’ne dönüşecekti. Bu Fakülte de, Doğramacı’nın Ankara Üniversitesi’ndeki Rektörlüğü son bulduktan iki yıl sonra, 1967’de, yeni bir üniversitenin, (kendisinin kurucu Rektör olacağı) Hacettepe Üniversitesi’nin nüvesini oluşturacaktı.

Doğramacı’nın “işbilir, iş bitirir” meziyetleriyle ilk tanışmam, böylece, Üniversite mensuplarının kalbine ve midesine hitap ederek başlattığı bir resepsiyonla ve onun uzantılarıyla oldu.

***
12 Eylül darbesinden bir yıl sonraydı. Darbenin Üniversitelere nasıl yansıyacağı henüz anlaşılmamıştı. Seçtiğimiz dekanlar, rektörler, yönetim kurulları hâlâ görev başındaydılar. Bir gece Doğramacı’yı, taşra üniversitelerinden birkaç rektörle birlikte bir TV programında gördüm.
Üniversite düzeninin değişmesi gerekliliğini;
Batı üniversitelerinde uygulanmayan seçim sisteminin verdiği zararları;
kökten bir değişikliğin zorunluluğunu
otoriter, adeta “tam yetkili” bir üslupla vurguluyordu.
(Tutuk hitabeti ve
sürekli mütebessim görüntü veren yüz yapısı nedeniyle
böylesine “dehşetengiz” konuşmaları
Doğramacı’ya yakıştırmak kolay olmazdı.)

Üniversiteleri karanlık bir geleceğin beklediği açık-seçik anlaşılıyordu.
TV programına (başta Doğramacı) katılanlara
“sizinle meslektaş olmaktan gurur duymuyoruz”
cümlesinden oluşan bir telgrafı Ankara’daki üniversitelerden 15-20 kişinin imzalarıyla yolladık. Cunta hızla YÖK Yasası’nı çıkardı. Doğramacı Başkan oldu. Telgrafa imza koyanlar, bir yıl sonra hemen hemen eksiksiz olarak (ve başkalarıyla birlikte)
Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergün’ün talimatı ve
Doğramacı’nın Rektörü Tarık Somer’in imzasıyla
Üniversitedeki görevlerimizden uzaklaştırılacaktık.

***
Önemli bir kişiydi. Bir döneme ve üniversitelerin bugünkü haline damgasını vurdu.

İleri yaşlarda, beklenirken gelse dahi, ölüm geride kalanlar için çok acıdır. Ailesine, yakınlarına, sevenlerine baş sağlığı dilerim.


---------------


Bir okuyucu yorumundan alıntılar :


Devlet töreniyle toprağa -

Neşe Yıldıran
( yardımcı doçent , tarih , sanat tarihi - Yeditepe Üniversitesi ) -

28.02.2010 - 15:14


Devlet töreniyle toprağa verilen
Doğramacı'nın
benim kuşağımın yaşamında özel bir yeri var.
O yılların üniversite çalışanları için kendisi şu anlamlara geliyor:

kariyerleri boyunca verdikleri emeği,
harcadıkları mesaiyi,
edindikleri akademik formasyonu,
tüm gelecek umutlarını
çöpe çeviren ve
kendilerini sokakta bulmalarına neden olan
ihbar ve esaret düzeninin baş mimarı;
devlet protokolunda yeri darbeci dört generalden hemen sonra gelen,
benzeri görülmemiş McCarthyci uygulamalarıyla insanları
birbirlerini ihbar etmeye,
arkadaşlarını satmaya,
kendilerinden vazgeçmeye
vicdanlık dışı yöntemlerle zorlayan
bir faşizmin uygulayıcısı;
üniversiteleri .... tala..na açan,
her türden gericiliğin prim yapmasını sağlayan,
kişisel ilişkilerle ünvanların dağıtıldığı
bir keyfiyet rejiminin egemenliğini mümkün kılan şahıs.
Sonuçta kaybolan sayısız
yetenekli,
bilgili,
genç ve
parlak insan.
Fakültelerinin bir gecede kapatılmasına,
nice özverilerle yıllar boyu uğraştıklarının tuzbuz olmasına
dayanamayarak üzüntüden kalp krizi geçirenler,
kanser olanlar,
hayatlarını kaybedenler.
Yitip giden koca bir kuşak.
Yaşamlarından yıllar çalınanlar.
Kendisine hakkımı asla helal etmiyorum.
Bu evrende adalet kavramı varsa eğer,
ruhunun hiçbir zaman huzur bulmamasını
gönülden diliyorum.
Medyanın kimi isimleri tarafından yürütülen
hakkında mitos yaratma çabalarını da
kıyıma uğratılmış herkesi
bir kez daha
yüreklerinden bıçaklamak
olarak değerlendiriyor ve
şiddetle kınıyorum.


---------------------------------------------------


http://bianet.org/bianet/toplum/120283-dogramaci-ozgur-ozerk-demokratik-universiteyi-yok-etti


"Doğramacı Özgür, Özerk, Demokratik Üniversiteyi Yok Etti"


Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Yeşildere:
"12 Eylül askeri düzeninde üniversiteleri zapturapt altına almak için askerler tarafından görevlendirilmiş bir figür."

Genç-Sen'den Öztürk:
"Toplumun zihniyetini körelten bir zihniyetin baş mimarı; büyük bir sermayedar."


Burçin BELGE burcin@bianet.org

İstanbul - BİA Haber Merkezi 25 Şubat 2010, Perşembe


"İhsan Doğramacı,
6 Kasım 1981'de
12 Eylül Sıkıyönetim Komutanlığı'nca kurulan
Yükseköğretim Kurulu'nun (YÖK) kurucu başkanıydı.
İlk işi,
üniversite yönetim kurullarını tasfiye ederek
bizzat generaller tarafından atanan rektörleri yönetime getirmek olmuştu.
Üniversiteleri içi boşaltılmış,
kışlaya dönüştürülmüş kurumlar haline getirdi."

Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı
Tahsin Yeşildere ve
Öğrenci Gençlik Sendikası (Genç-Sen) Merkez Yürütme Kurulu üyesi
Emre Öztürk,
bugün yaşamını yitiren Prof. Dr. İhsan Doğramacı'yı ilk anda böyle anımsıyorlar.

Öztürk: Darbe düzenini üniversitelere soktu

Öztürk,
"İhsan Doğramacı'yla ilgili en net hatırladığım tablo,
12 Eylül generallerine ve Kenan Evren'e
can-ı gönülden 'Hoşgeldiniz' dediği andı"
diyor.
Doğramacı'yı
"YÖK'le birlikte
darbe düzenini üniversitelere sokan,
birçok öğrencinin ve toplumun zihniyetini körelten
bir zihniyetin baş mimarı"
ve
"büyük bir sermayedar"
olarak nitelendiriyor:
Öztürk,
"Tepe Grubu şirketlerini bünyesinde toplayan Bilkent Holding'in İcra Kurulu Başkanı olan
Doğramacı,
kurduğu güvenlik şirketleri ile üniversitelerde özel güvenlik birimlerinin uygulayıcılarının başında geliyordu"
diyor ve ekliyor:
"Yani 'Merhumu nasıl bilirdiniz?'
diye sorduklarınca
'İyi bilmezdik'
diyebiliriz ancak."

Yeşildere: Doğramacı öldü, YÖK kendisini koruyor

Yeşildere ise
İhsan Doğramacı'yı
"12 Eylül askeri düzeninde
üniversiteleri zapturapt altına almak için askerler tarafından görevlendirilmiş bir figür"
olarak anımsıyor:
"Kadrolaşma,
tek tipleştirme,
tek bir ideolojinin okutulması ve hâkim kılınması
hep YÖK'ün ve
Doğramacı'nın eseriydi.
Ancak en önemlisi, 1983 yılında,
1402 sayılı yasa sıkıyönetim komutanlığınca değiştirilerek
70'den fazla öğretim üyesinin görevine sorgusuz sualsiz son verildiğinde,
İhsan Doğramacı
bu uygulamanın yanında yer aldı."

Yeşildere,
YÖK'ün kuruluşuyla
üniversitelerde öğretim üyelerine duyulan güvenin sarsıldığını,
öğrencilerin üniversitelerin bileşenleri değil de potansiyel suçlular olarak
görülmeye başlandığını hatırlatıyor:
"Hak ve özgürlük arayanlar soruşturmalara tabi tutuldu,
öğretim üyelerinin örgütlenmesi yasaklandı ve
öğretim üyeleri rektörlere tabi kılındı.
YÖK'ün atadığı rektörler on yıllarca üniversitelere hâkim oldular.
Örneğin Cemi Demiroğlu, 13 yıl boyunca rektörlük yapabildi."

Yeşildere'ye göre,
YÖK'ün ve
Doğramacı'nın bir başka etkisi,
paralı eğitimin önünün açılmasıydı.
Üniversitelerde bilimden ziyade siyaset hâkim oldu,
fakültelerin içişlerine karışıldı,
pek çok bölüm kapatıldı.
Özgürce araştırma yapılması engellendiği için
özellikle sosyal bilimler alanında istenilen gelişme sağlanamadı.
En kötüsü, üniversitelerde
Doğramacı'nın mimarı olduğu yapı
bugün de sürüyor.
İlgili yasanın birçok maddesi değiştirildiği halde YÖK varlığını sürdürüyor.
Üniversiteler özgürleşemiyor, özerkleşemiyor.
Öğretim üyeleri ve öğrenciler üzerindeki baskılar sürüyor.
Özel üniversiteler kuruluyor. (BB)


---------------------------------------------------


Hüseyin İçen 'in
( dr , ingilizce )
Orta Doğu Teknik Üniversitesi - ODTÜ
öğretim üyeleri e-posta gurubuna
e-postası :


Tarih: Mon, 01 Mar 2010 08:27:42 +0200
Kimden: Huseyin Icen
Konu: [ODTU-OU: 27671] Re: nasil bilirdiniz-2
Kime: odtu-ou@metu.edu.tr


Gecmiste kalmis ve pek onemli bir olay olmasa da boyle ayrintilarin
bir yerlerde kayda gecmesi gerektigini dusunerek yaziyorum. Ilgisini
cekmeyen icin, Del tusu sag elin yaninda:

Tarihler ve adlar, bellegimden silinmis. Ama
YOK Yasasinin ve

Dogramacinin universiteleri vurdugu gunler...
Sikiyonetim komutaninin
istegi ve
Dogramaci ve
galiba rektorlerin de imzasiyla,
'sakincali'
ogretim elemanlari
birer ikiser kapinin onune konmaya baslanmis.


Sabriniza siginarak bir ornek vereyim.
Solcular,
sol egilimliler,
sol
ayaklariyla yurumeye baslayanlar,
pencereye cikip sol yana dogru
bakanlar
ucer beser universiteden atilmaya baslanmis.
Ege
Universitesinden atilan bir profesor var.
Haberini okuduk,
"Hımmm,"

dedik,
"belki siyasetbilim alaninda calisan biridir;
uygunsuz kitaplar
yazmistir."
Akademisyen olarak neler yapmis da universiteden atildi

diye dusunduk.
Sonra ayrintilari ogrendik ki adam
dogum ve kadin
hastaliklari uzmani!
Kimbilir, nereleri inceledi de
cuntanin tepkisini
cekti,
bugun hala merak ederim.


Her universite icinde, kendi isteklerini yerine getirecek sayida adam bulamadiklari icin, baska universitelerden 'yedek guc' getirmeye basladilar.
ODTU'nun kimi dekani, bircok bolum baskani degistirildi.

Ben, sonradan parcalanip icinden bircok bolum cikarilan
Modern Diller
Bolumunde calisiyorum o zaman.
Once dekanimiz degisti. Ayni zamanda
Milli Egitim Bakanliginda danisman da olan ve DTCF'den Prof. Dr. Ahmet Edip Uysal parasutle Fen-Edebiyat Fakultesi dekanliginin basina indirildi.
Bolum baskanimiz degisti.


Uysal'in gelir gelmez baslattigi ilk islerden biri
sikiyonetim
komutanliginin sakal kararini
uygulamaya koymak oldu.
Sakal o zaman
sol bir belirtiydi.
Baska fakultelerle birlikte, bizim fakultede de
sakalli takima resmi yazilar gonderildi.
Bu 'muzir' surat
eklentilerinin hemen kazinmasi istendi.
Once hic tinmadik.
Yazi
saniyorum birkac kez yinelendi.
Sakallilar isi takmayinca,

sorusturmacilar araciligiyla,
onlarla ozel gorusmeler basladi.


Cogu kisi bilir, o donemdeki ODTU yonetmeliginde boyle sakal biyik gibi ayrintilarla ilgili bir sey yoktu.
Nereye dayandirilacak bu
uygulama?
Baska universiteler toptan ayni yasa altindayken o zamanlar,

ODTU'nun kendi ozel yasasi vardi.
Isi 'mesru' hale getirmek icin bu
kez de yasa indirildi universitelerin tepesine.
Sikiyonetim
komutanliginca dendi ki,
universiteler degisik yasa ya da yasalarca
yonetiliyor olabilir,
ama buralarda calisanlar ayni zamanda devlet
memurudurlar ve
o zamanin unlu 657 sayili Devlet Memurlari Yasasina
uymak zorundalar.

657 ve ona bagli yonetmeliklerde kilik kiyafet konusunda ne var?
Olmayan yok?
Sakal yasak,
kiravatsiz ise gelmek yasak,
makyaj yasak,

yüksek topuk yasak,
kadinlarin pantalon giymesi yasak...
(Niye, ille
bacaklari gorunsun diye mi?
Biliyorsunuz, bir zamanlar bir kadin
kameramanin
Meclis oturum salonunda pantalon giymesi bile olay olmus,

sonunda pantalon yasaklanmisti.)

Sorusturmaci gorevi verilen dekanlar,
sakallilarla teker teker
gorusmeye basladi.
Dekan Uysal da beni makamina cagirtti.
"Sakalini
kes, yonetmelige uygun degil,"
dedi bana.
Dedim,
"ODTU'nun ozel yasasi
ve yonetmelikleri var.
Baska bir yasadan kaynakli yonetmelikler burada
neden uygulansin?"
Boyle incelikleri dinleyecek durumda degildi Dekan
Uysal.
"Herkes devlet memuru burada. Yasa da uygulanir,"
dedi.


Dedim,
"Yonetmeligin neden belli sinirlamalari uygulaniyor yalniz?

Odaniza girerken sekreterinizi gordum.
Kilik kiyafeti, bu yonetmelikle
bastan asagiya celisiyor.
Makyaji var, topuklusu var, pantalonu da
var...
Neden yalniz sakalla ugrasiliyor?"
"Beni ilgilendirmez,"
dedi.

"Ben sakal sorusturmacisiyim. Sakalini hemen keseceksin."

ODTU'nun sakallilarinin hepsi sorusturmadan gecmis ya da geciyordu.
Sakallilar, olarak biz orgutlenmisiz (:-),
arada bir toplaniyoruz,
ortak davranmak icin.
Hepimizin suyunun isinmaya baslandigini
hissettigimiz icin, son bir toplanti yapip karara vardik:
"Ayi ininde,
ayiyla kisisel gures tutmak yerinde olmaz.
Sakallari keselim, nasil
olsa koku bizde, ortalik sakinlesirse yine birakiriz."
Saniyorum, bir
tek kisi vardi buna karsi cikan.
Mimarlik'tan olan arkadasimiz,
"Ben
sakal kesmeyi ilkelerime uygun gormuyorum. Ama herkes kendi kararini verir. Ben atilmam durumunda mali sikinti cekecek biri degilim."
Bu
son tumcede bellegim beni yaniltmis olabilir. Ama olaylari animsayanlar vardir herhalde.

Sonra herkes berbere...
Piril piril suratlarla ortaya ciktik.
Ben cok
uzun yillar sakalli oldugum icin, sakalin altindan, Sayin Ask'in dedigi gibi, baska bir 'ben' cikti.

Kilsiz suratimizi buyuk bir gururla tasidigimizi soyleyemem. En azindan kendim icin... Ama Nazim'in animsattigi gibi, yenilmek, teslim olmak degildir her zaman.
"Hayir, efendim, laf cambazligini birak; hem
yenilmissiniz hem de teslim olmussunuz,"
diyen varsa da dinlemeye
hazirim.

Sakalini kesmeyen arkadasimizin universitedeki gorevine bir sure sonra son verildi, baska universitelerdeki baska bircok kisi gibi.
Bir ornek
daha aklimda kalmis. O zaman Hacettepe Universitesinde ogretim uyesi olan Emre Kongar da sakal kesmeye direnenler arasindaydi. Ben sakali vardi, kesmeyi reddetti olarak animsiyorum. Birkac yil once, sakalsizdi, YOK'un sakalla ilgili uygulamasini kinamak icin sakal birakti gibi bir ayrinti okudum. Galiba gorevine son verilmedi de kendi ayrildi universiteden.

Daha sonra sakallari nedeniyle universeteden atilanlar, ancak yillar surecek hukuk savasiyla universitelere donebildiler.

Bu anlattiklarim, elbette Sokrat'a zehir icirilmesine, Nazim Hikmet ya da Einstein'in ulkelerinden kacmak zorunda kalmalarina benzemiyor.
Boyle olaylar yasanirken insanlara bu gibi ayrintilar yasamsal onemde gorunur. Simdi donup bakiyorum da gulmece gibi geliyor bana.
Koca koca
insanlar, erkeklerin suratinda bulunan killarin uzatilmasi ya da kesilmesiyle ugrasmislar, ciddi isleriyle ugrasacaklarina.
Ya simdi
diyebilirsiniz...
Bu kadar yil sonra ne degisti? Bence cok sey
degisti. Haberleri dinleyince, isin daha da sarpa sardigini gormemek olanaksiz.

And so...

"And so, to the end of history,
murder shall breed murder,
always in
the name of right and honor and peace,
until the gods are tired of
blood and create a race that can understand.
(Sezar, G. Bernard
Shaw'un Sezar ile Kleopatra adlı oyunundan)

Huseyin Icen

Uysal'in bir takintisi da oz Turkce konusuydu.
Her firsatta,

Turcelesmenin Turkce'ye nasil zarar verdigini,
bundan kacinilmasi
gerektigini soyler.
"Biz bakanlikta, oyle 'uydurukca' cevirilere izin
vermiyoruz,"
derdi.
Uysal 1997 yilinde oldu.



---------------------------------------------------